Mutlu bir evliliğin, zamanla çeşitli iç ve dış etkenler tarafından harap edilmesi, kaçınılmaz sonu da beraberinde getirir. Ayrılık. Bu durumun, birçok ruhsal ve bürokratik soruna da yol açacağı somut kanıtlarla ispatlanmıştır… ki, bu sorunların en büyüğü (eğer mevcutsa), bu birlikteliğin en önemli meyvesi rolünü üstlenmiş olan çiftin çocuklarının akıbetinin ne olacağıdır. Çocuğun, taraflardan birinde kalmasına sıklıkla rastladığımız bu tür vakalarda, az da olsa üçüncü bir ihtimal daha görülür ki o da, çocuğun üçüncü bir şahsın himayesine verilmesidir. Bu yazının hukuki bir içeriği olduğu ve kültür-sanat bölümünde ne işinin olduğunu zanneden siz sayın okurlarımızın daha fazla kafasını karıştırmamak amacıyla esas mevzuya bir giriş yapalım.

Popüler müzik tarihi içinde karşımıza nice efsane grup çıkmıştır. Bu grupların bizi alakadar eden yönü ise, bazılarının türlü sebeplerden dolayı dağılmış, hatta bu dağılanların tekrar bir araya gelmiş olmaları. Konuyla ilgili kaynakları karıştıracak olursanız, bu ayrılma sebeplerini 3 temel başlık altında toplayabiliriz.

1- Grubun iç sorunları.

2- Gruba dışarıdan gelen müdaheleler.

3- Misyonunu ve yaratıcılığını tamamlayan grubun, birlikteliği tamamen lağvetmesi.

Müzikal anlayıştaki farklılaşma, politik görüşlerde olgunlaşma-sapma, dünya görüşünü değiştirme, şöhretin getirdiği ağır yükü taşıyamama, solo kariyer kaygısı veyahut pastanın dilimlerindeki oranlarda anlaşamama gibi sebepleri, ilk gruba dahil edebiliriz.

Müzikal anlayış denen kavram, en çıplak haliyle baktığımızda bir grubun sahip olması gereken en önemli unsur. Birlikte müzik yapabilmenin ilk heyecanından ve henüz amatör olunmasından ötürü, bu sorunların hiçbiri yoktur başlangıç dönemlerinde. Önlerindeki yolun ne denli uzun ve zorlu olduğunun farkındadırlar çünkü. O zorlukları aşıp, yola çıkabilmek, devamında da, hayallerdeki o büyük müzik grubu olabilmek, başlangıç aşamasındaki en büyük gayedir. Ne zaman ki 1-2 albüm sonrasına gelinir, işte o dönemlerde grubun üzerine yuvarlanmaya başlar problemler yumağı. Kimileri bu yumağın altında kalır, kimi ise nadir de olsa kurtulur. Albümler albümleri kovaladıkça, bahsi geçen müzikal ayrışmalar baş gösterir. Grup üyelerinin zamanla belirginleşen hayat görüşleri ve politik tercihleri, üretimlerine de yansır. Şöyle tahayyül etmeye çalışın. Aynı grup içindeki elemanlardan bazılarının ırkçılık, diğerlerinin ise hümanizm yanlısı olduğunu düşünürsek, o gruptan müzik değil, çıksa çıksa meydan kavgası çıkar. Bu sebepledir ki, grup elemanlarının dünyevi ve politik görüşlerinin, birbirleriyle aynı olmasa da, yakın olmaları çok önemli bir unsur. Diyeceğim o ki, kişinin olgunlaşmasıyla paralel doğrultuda tutabileceğimiz bu tip fikirsel değişimler, müzik gruplarının sonunu hazırlayan başlıca sebeplerden biridir. Gelelim diğerine…

Bilindiği üzere, şöhretin tadının baldan tatlı olmasının yanı sıra, yükü de taştan ağırdır. Kuvvetli ve istikrarlı olmayan bir kişilik modelinin, hızla tırmanılan şöhret basamaklarında tökezleyip düşmesi, son derece olası bir durumdur. Yeryüzünde, sadece kendi dar çevresi tarafından tanınıp bilinen bir insan, bir anda geniş kitleler tarafından farkedilirse, kendini korumaya alması gerektiğini idrak etmesi gerekmektedir. Neden diyecek olursanız;

Ün, parayı beraberinde getirir. Eğer bunlar varsa, ün sahibi kişinin çevresindeki kalabalıkta da bir artış gözlemlenir. Işıltılı ve parlak bir dünyanın ortağı da çoktur. Bu kalabalığın içinden bir veya birkaç kişi sıyrılıp ön plana çıkabilir sadece. Sıyrılma başarısını gösterenler, şöhretli kişiye, diğerlerinden daha da yakındırlar. Bu yakınlığın derecesi ilerleyecek olursa, iş hayat birleştirmeye kadar varır. Bu durum neticesinde de, hayat birleştirilen kişi, kimi zaman grup içi bunalımlara ve kavgalara sebebiyet verebilmektedir. Grubun yoğun turne programlarından ve stüdyo temposundan yakınan eşler, kendi bencil ilgi isteklerinden dolayı grup elemanının hayatını zehir eder ve çatırdamanın başlamasını sağlar. Ancak bazı örneklerde, evlilik sonrasında ortaya çıkan mantalite değişimlerinin yeni eşlerden kaynaklandığı da görülmüştür.

Gelelim 3. sebebimize. Az önce de bahsettiğimiz gibi, bir müzik grubunun ilk oluşum aşaması, grup elemanlarının içlerindeki müzik aşkının dışa vurum isteği ve topluluk olarak, birlikte ses çıkarabilme heyecanıdır. Başlangıçta belirgin halde görülen bu heyecan, zaman geçtikçe yerini, daha profesyonelleşme belirtilerine bırakmaya başlar. Amatör ruhun kaybolması, grup içerisindeki uyumu ve dayanışmayı da tüketir. Hal böyle olunca da, çekişmeler ve anlaşmazlıklar başlar. Çatırdamaların başladığına işarettir bu. Benzer sorunlarla karşı karşıya kalıpta, dimdik ayakta kalabilmiş grup sayısı, oldukça azdır herhalde.

Konunun inceleme yönünü bırakıp, tarihi yönüne gelelim. “Müzik tarihinin en büyük ayrılıkları kimler arasında yaşanmıştır” gibi bir soruya bulabileceğiniz, detaylı bir cevabı okumaya hazır olun.

THE BEATLES

Çoğumuzun ilk ilahı, müzik dinliyor olma sebebimiz, geçen yüzyıla ses veren 4’lü. Hamburg’ta başlayan ve 10 yıl süren aktif beraberlikte, yüzeysel olarak bakıldığında 4 kahraman vardır. Ancak biraz derinlere inilirse, aslında 7 adamın hikayesidir Beatles. Grubun kurulma aşamasında, İlk 2 yıl içinde, Paul McCartney, John Lennon ve George Harrison’ın yanında, adları günümüze çok fazla ulaşamayan Stuart Sutcliffe, Chas Newby ve Pete Best vardır. 1960 yılının Ağustos ayında resmi olarak kurulan Beatles ilk ayrılığını, hemen 4 ay sonra yaşar ve Stu Sutcliffe gruptan ayrılır. Buraya kadar okuduklarınız, Beatles tarihindeki ilk ayrılıklar.

60’lı yılların sonuna gelindiğinde, yukarıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım ayrılık sebeplerini, Beatles üzerinde görmeye başlıyoruz. Beatles’ın dağılmasında en kuvvetli etken olarak adı geçen 2 kişi var.

1- Yoko Ono

2- Allen Klein

Olayların başlangıcı, ünlü “The White Album” dönemine rastlıyor…ki bu 1969 yılına denk düşer. Beatles şarkılarının çoğunun künyesinde Paul McCartney / John Lennon yazar. Bu da doğal olarak, grubu 2 liderli bir konuma getirmiştir. Grup içerisinde dönen tatsızlıklar ve huzursuzluklar, stüdyo çalışmalarına kadar aksetmiş, “White Album” kayıtları esnasında, Ringo ve George ayrı zamanlarda stüdyoyu terk edip gitmişlerdir. Geri dönmeleri, uzun istihşareler neticesinde olmuştur. George’un en büyük derdi, Beatles’ın artık konserlere çıkmaması gerektiği üzerinedir. Konuyla ilgili türlü tartışmalar sonrasında, kopmaya bahane arayan George ve Ringo, en büyük sarsıntıyı başlatmışlardır.

John Lennon’ın bir enstalasyon sergisi esnasında, ilginç bir eserini görerek aşık olduğu şahıs ise, Beatles’ın bir numaralı dağılma etkeni olan Yoko Ono. En azından herkes böyle biliyor. John’un bu ilişkiyi abartarak, grubun en önemli ilkesini yani, “grup çalışırken, stüdyoya 4 adam dışında kimse giremez” kuralını ihlal etmesi ise, herşeyin üzerine tuz biber eken olay. Öncesinde, listenin 2. sırasındaki Allen Klein vakası var bir de. 28 Ocak 1969’da Lennon, Klein’ı kişisel danışmanı olarak açıklar, ancak Paul buna karşı çıkar. Bu karşı çıkışa rağmen, birkaç gün sonra Klein, Beatles’ın resmi menajeri, 3 ay sonrasında da Apple Records’ın genel müdürü olur. John, George ve Ringo, Klein’la menajerlik sözleşmesi imzalasa bile, Paul bunu yapmaz. Bu eylem, grup dağıldıktan sonra, Paul’ün Klein ve diğer 3 arkadaşına dava açmasına kadar varacaktır. Hemen belirteyim, Beatles’ı önce resmi olmayarak John, ardından da resmi olarak Paul terk etmiştir. 31 Aralık 1970 tarihinde de, Paul’ün az önce bahsettiğim davayı açmasıyla, grup resmi olarak lağvedilmiştir.

Bu ayrılık sonrası Beatles’ın çocukları (şarkıları) çeşitli şekillerde dağıtılmıştır. 250 şarkının telif hakları Michael Jackson’dadır. McCartney tabii ki kendi bestelerine, Yoko Ono’da Lennon bestelerine sahip çıkmıştır. Ortak bestelerin akıbeti için de, bir anlaşmaya gidildiği rivayet olunur.

PINK FLOYD

60’lı yıllarda hayat bulmuş bir başka efsane grup. Aynen Beatles gibi, onlar da spekülasyon dolu ayrılık hikayelerine sahipler. Farkları ise, bu ayrılıklar sonrasında, dünyada halen Pink Floyd diye yaşayan bir grubun var olması. Grubun yaşadığı ilk ayrılık, çekirdek kadrodaki Bob Klose’un henüz kuruluş aşamasında Syd Barrett, Richard Wright ve Roger Waters’ı terk etmesiyle başlar. Syd Barrett, grubun lideri rolünü üstlenmiş olur böylece. Syd’in daha o yıllarda hafif uyuşturucular kullandığını diğer üyeler bilir. Zaman içerisinde alkolle başlayıp LSD ve acid’e varan uyuşturucu seviyesi, daha çocukken bile psişik bir kişilik olan Syd’i tuhaf hallere sokar. 1965 yılında bir Sih tarikatı olan Sant Mant’a katılan Barrett, aradığı manevi doygunluğu ne yaptığı müzikte, ne çizdiği soyut resimlerde, ne de bu tarikatta bulabilir. Grup elemanlarından birini baltayla kovalaması ise iplerin koptuğu noktadır. Kontrol edilemez bir hal alan Syd Barrett vakası, Barrett’ın gruptan uzaklaşırılması ve akıl hastanesine kapatılmasıyla son bulur. Bu sona alternatif bir başka rivayet daha var. Stüdyoya gider, diğer elemanlara, “ben hazırım, başlayalım” der ve bas’ını çıkarır. Ancak bas’ın üzerinde hiç tel yoktur. Bu da o’nun son Pink macerası olur. Kendisinin şizofren olduğu bilinmekte. Ayrıca içindeki John Lennon takıntısını her daim dile getirdiği de bir gerçek. Halen yaşıyor, ancak o kadar uyuşturucu ve ruhsal tedavi sonrasında, yaşayan bedenin ne denli Syd Barrett ruhu içerdiği tartışılır. İşte bu ayrılık, grubun şu anki beyni olan David Gilmour’un gruba katılmasını sağlar.

Pink Floyd bünyesinde, çok büyük gürültüler koparan 2. ayrılık vakası ise, çoğunuzun bildiği Roger Waters olayı. Waters’ın grup içindeki rahatsızlıkları, grubun Animals turnesinde had safhaya yükselir. Tamamen konsept bir albüm olan Animals, Waters’ın George Orwell’e ait olan “Animal farm”ından etkilenip, insanları koyun, domuz ve köpeklerle örtüştürmesine dayanmaktadır. Turne berbat geçer. Hatta Waters, konser esnasında seyircilerle kimi zaman dalaşmaktadır. Roger, tematik albümler üzerine yoğunlaşmak istedikçe, Floyd fan’ları alıştıkları Pink Floyd sound’unu duymak istemektedirler. Roger için tahammül sınırlarının sona yaklaştığı noktadır bu. Ancak bu tahammül, 1983 yılında tükenir. 1979’a gelindiğinde, Waters’ın, Floyd üyelerinin önüne koyduğu 2 proje vardır. “The Wall” veya “The pros and cons of hitch hiking”. Bunlardan birini seçmelerini, seçtiklerinin Pink Floyd albümü olacağını, diğerini ise kendi solo albümü olarak kullanmak istediğini söyler. Sonucu biliyorsunuz zaten. “The pros and cons of hitch hiking” adını verdiği bu albümün müzisyenleri arasında, Eric Clapton, David Sanborn ve Michael Kamen görünür. 1981 yılında Rick Wright’ın ayrılması sonrasında bu albümün çıkışı da, Pink Floyd’un
resmen dağıldığının işareti olarak kabul edilir. İlerleyen zamanlarda Waters, Pink Floyd’u tamamen dağıtmanın bir yolunu arar. Buna karşın, David Gilmore ise, grubun Waters olmaksızın da yoluna devam edebileceğini iddia eder. İngiliz mahkemelerine düşen meşhur Pink Floyd davası da bu noktada ortaya çıkar. Roger, kendi olmadan bir Pink Floyd olamayacağını iddia ederken mahkeme ise, Pink Floyd’un EMI şirketine bağlı bir grup olarak görür ve kararını bu yönde verir.

1989 yılında, Berlin duvarı’nın yıkılması tüm dünyayı sevince boğar. Olay, Roger Waters ve “The Wall” albümüyle desteklenir. 10 ay önce duvarın bulunduğu yerde sahne kurulur ve Waters temsili olarak o duvarı bir kez daha yıkar.

Gelelim 2 Temmuz 2005 tarihli Live8 konserine. Olay şu. Konserin organizatörü Bob Geldof, David Gilmour’u arar ve böyle bir organizasyon için tekrar bir araya gelip gelemeyeceklerini sorar. Şiddetle karşı çıkar Gilmour. Ne de olsa Waters’la kanlı bıçaklı gibidirler. Ancak Waters bizzat Gilmour’u telefonla arayıp konserden ve bir defalığa mahsus bir araya gelme amaçlarından bahsedince, Gilmour’da konuya rıza gösterir. Haber ortaya yayıldığında müthiş bir heyecan seli yaşanır. Yeniden bir araya geleceklerine inanılmaya başlanır. Ancak, onların bir araya gelmekteki amaçları, Pink Floyd’u yeniden toparlamak değil, Live8’in nihai amacına dikkati çekebilmektir. “Açlık söz konusu olduğunda, bizim aramızdaki çekişme önemini tamamen yitiriyor” demektedirler. Birçok kişinin yaşadığı ancak birçoğunun da yaşayamadığı bir gerçektir Pink Floyd. Tevellüdü o döneme yetişemeyenlerin. Kayıtlardan ve anlatılanlardan bilmişizdir onları hep. Lakin, 2 Temmuz gecesi, tüm evren Pink Floyd’u bir kez daha görmüştür. 15 dakikalık kısa bir algılama olsa da, onları sahnede birlikte görmeyenler için mucize bir deneyimdir bu. Rüyadır, uyanmak istenmeyecek kıvamda. Uyanıkken görülmüş bir rüya.

15 dakika boyunca Waters, Gilmour’a oranla çok daha fazla heyecanlı görünür. Sanki “tekrar toparlansakta bunu sık sık yapsak” diye düşünür bir hali vardır. Gilmour ise, aksi yönde cool tavrıyla durur sahnede. Performans sonunda seyirciyi selamlamak için sahne önüne yürürler. O esnada Waters, “bir kenara bırakın olanları” dercesine Gilmour’u öne doğru çeker. Ancak, konser sonrasında yapılan bir takım söyleşilerde, astronomik rakamlarla yapılmış tekliflere dair haberler çıkmaya başlar. Yüzlerce milyon dolar teklif edilmektedir Floyd üyelerine. Sadece tek bir turne yapmaları için. Ancak bırakın bu teklifleri kabul etmeyi, 2 Temmuz konseri sonrasında, albüm satışlarında yaşanan patlamadan elde edilecek gelirleri, hayır kurumlarına bağışlayacaklarını açıklarlar. Ve son söz olarak şunu söylerler. “Bizim bunlara ihtiyacımız yok.”

ABBA

İskandinavya’nın belki de müzik dünyasına ilk gerçek katkısı, 1974 yılı eurovision şarkı yarışması birincisi İsveç’li grup. Müzik tarihinin en gürültülü ayrılıklarından birinin kahramanıdır aynı zamanda. Aslında yazının girişinde bu tip bir sebepten hiç bahsetmedik. Ancak onlar genel sebeplerdi. Bunların ki ise, tamamen “özel” ve benim hatırladığım bu tipte başka bir örnek daha var. Ona da birazdan bakacağız.

Grupta bilindiği üzere 2 bayan ve 2 erkek üye var. Björn Ulveaus, Benny Andersson, Agnetha Fältskog ve

Anni-frid Lyngstad. Bu 2 bayan ve 2 bay elemanın kesişmesinin sonucudur Abba. Müzikal bir işbirliğinin yanı sıra, 2’de evlilik barındırmaktadır. En tehlikeli birliktelikleri içeren bir oluşum sizin anlayacağınız. 1979 yılına gelindiğinde, Björn ve Agnetha boşandıklarını açıklıyorlar. Bomba niteliği taşıyan bu haberden çıkartılan sonuç, Abba’da sonun geldiği. Grubu taşıyan temel sütunların biri böylece yıkılsa da, beklenen olmuyor ve grup yoluna devam ediyor. Ta ki 1981 yılına kadar. Aynı şey Benny ve Frida’nın da başına geliyor bu kez. Onlar da boşanınca, ilkinde olmayan, bu kez olacak deniliyor. Lakin Abba bu söylentilere aldırmadan yoluna devam etme kararı alıyor. 2 boşanmış çiftin, iş için bile olsa sıkça bir araya gelmesi, herkes üzerinde son derece olumsuz etkiler bırakıyor. Ve grup 1982 yılında çalışmaları askıya alma kararı vererek ayrılıyorlar ve bir daha bir araya gelmiyorlar. Müzik dünyasının iş bilen ve paragöz organizatörleri, aynen Pink Floyd gibi, Abba’yı da bir araya getirebilmek için cansiperane çabalar sergiliyor ve astronomik tekliflerde bulunuyorlar. Kamuoyuna sunulan sebep ise, böyle bir birleşme için kendilerini çok yorgun hissetmeleri.

FLEETWOOD MAC

1965 yılında kurulan blues grubuyken, zaman içinde geçirilen değişiklikler sonrasında bir pop-rock grubuna dönmüştür. Peter Green delirerek ortadan kaybolduktan sonra, Mick Fleetwood ve John McVie gruba Lindsey Buckingham, Stevie Nicks (Lindsey Buckingham’ın sevgilisi) ve Christine McVie’yi (John McVie’nin eşi) dahil ederler. Yukarıdaki Abba örneğine benzer bir durum söz konusu yani. İş ve aşkın bir arada yürüyememe sorunu burada da baş gösterir ve Buckingham, hem solo albümüne zaman ayırmak için Fleetwood Mac turnesine çıkmayı reddeder, ardından da 1987 yılında eski sevgilisi Stevie Nicks’le büyük bir kavga edip gruptan ayrılır. Katıldığı günden bu yana Mac’e çok fazla şey katan Buckingham, 1993 yılında konser için tekrar gruba geri döner. Hatta 2000 yılında eski sevgili Stevie Nicks, Buckingham’ın solo konserinde, konuk olarak sahneye çıkar. Grup içerisinde, özel ilişkilerin döndüğü ve bunun uzantısında çıkan sorunlarla dağılıp, tekrar birleşen nadir örneklerden biridir Fleetwood Mac.

GENESIS

Grubun temel taşı elemanlar, Peter Gabriel, Phil Collins, Mike Rutherford, Tony Banks ve Steve Hackett. 1974 yılında, ünlü “The Lamb Lies Down on Broadway” albümünün ardından grubun tarihindeki ilk büyük kopuş yaşanmıştır. Peter Gabriel, kendini tekrar etmesi, diğer üyelerin ondan çok şey beklemeleri ve grupla daha fazla aynı frekansta gidemeyeceği gibi sebeplerle hayatındaki Genesis defterini kapatmıştır. Birçok Genesis dinleyicisi de onun ayrılmasıyla birlikte, yaşamlarından Genesis’i çıkarmıştır. Zira bu kitlenin düşüncesi, Genesis’in Gabriel’le birlikte var olduğudur. Akabinde devreye, grubun davulcusu Phil Collins girer. Davuldan vokale geçmek son derece radikal bir karar olmakla beraber, Collins bu misyonu 22 yıl devam ettirir. 1996 yılında o’da Genesis sularını terk-i diyar eyler. Grubun değişmeyen 2 üyesi vardır. Tony Banks ve
Mike Rutherford.

Phil Collins, geçtiğimiz aylarda İstanbul konseri sonrasında verdiği röportajlarda, Genesis’in yeniden bir araya gelmesi halinde, seve seve davul çalabileceğini açıkladı. Hem de Peter Gabriel’in arkasında. Gabriel cephesinden ciddi bir yanıt veya yorum gelmedi bu açıklama karşısında. Ancak müzik camiasında bir süredir dolaşan bir “reunion” haberi geziniyor. Collins, Hackett ve Gabriel’in bu konuya sıcak yaklaştıkları da söylentiler arasında. Kimilerince mucizevi bir birleşme olacağı yolunda. Ancak ben kendi kendime sormadan edemiyorum. “Mezarından kaldırmaya değecek mi?”

Bu cümle, aslında bu yazının ana fikrini ortaya koyuyor gibi. Yukarıda bahsi geçen gruplar ve daha birçoğu, geçmişlerinde iyi eserler bıraktılar. Benim burada ele aldığım gruplar, ayrılıklarıyla ve kimi zaman tekrar birleşme söylentileriyle en çok gündemi meşgul edenler. Ancak her geri dönüş muhteşem olacak diye bir kaide yok. Hatta muhteşem olanlar çok istisnai. Bu tip haberlerin ardından, o grubu her ne kadar çok özlesem bile hep sorarım kendime. Gerçekten de “Mezarından kaldırmaya değer mi?”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *