ÇINARLAR VE FİDANLAR

Elinizde tuttuğunuz dergiyi sürekli takip edenler çok net hatırlayacaklardır. Yaklaşık bundan 18 ay kadar önce bu sayfalarda “The Voice” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Müzik tarihinin gelmiş geçmiş en büyük vokal efsanesi Frank Sinatra’ya bir saygı ifadesiydi bu yazı benim için. Bu kadar yıldır dinlediğim usta için, içimden gelenleri bir kez bile olsa başkaları da bilsin istedim.

Gerçek bir efsaneydi o. Herkesin adından saygıyla bahsettiği bir müzik deviydi. Gelin görün ki, Sinatra hayattayken bile, yeryüzünün en büyük şarkıcısı olarak kabul edilen kişi bir başkasıydı. Hatta Sinatra bunu kendisi de dile getirmiş ve “ Tony dünyanın en büyük yorumcusudur” demişti. Kimileri bu yorumu, Sinatra’nın tevazu sahibi bir sanatçı olmasına yormuş, kimileri ise Sinatra’nın büyük bir gerçeği kabullendiğini ve Tony Bennett’e hakkını teslim ettiğini belirtmişlerdi.

Tony Bennett, neredeyse Frank Sinatra’ya yakın bir yaşam öyküsüne sahip.

Anthony Dominick Benedetto, 3 Ağustos 1926 New York Queens doğumlu. O’da bir İtalyan göçmeni. Babası bakkal, annesi ise kadın terzisi. Al Jolson, Eddie Cantor, Judy Garland, Bing Crosby, Jack Teagarden ve Joe Venuti dinleyerek büyüyor Anthony. 10 yaşındayken, vodvillerde step dansçılığı yapan amcası sayesinde gösteri dünyasına atılıyor. Akabinde, “Triborough Bridge” adlı gösteride hem şarkı söyleyip hem de dans etmeye başlıyor. Anthony’deki bu ışığı gören ailesi, onu eğitim alması için “New York High School of Industrial Art”a gönderiyorlar. Burada hem müzik hem de resim çalışmaları yapıyor Anthony. 16 yaşına kadar ailesnin desteğyle öğrenimini sürdürdükten sonra da, kendi ayakları üzerinde durmaya ve Queens’teki küçük İtalyan restaurantlarında şarkı söylemeye başlıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında, Amerikan ordusuna katılıyor, hatta çarpışmalar sırasında birkaç kez ölümle burun buruna geliyor. 1946’da savaşın sona ermesinin ardından Amerika’ya geri dönüyor ve hemen öğrenim hayatına geri dönüyor.

(Tam bu noktada bir açıklama yapmak için yazıya ara veriyorum. “Bel canto” diye bir terim var. Kelime olarak, ‘güzel şarkı söylemek’ manasına geliyor. İtalyan operasına bir ekol aslında. Cümle içinde de kullanalım, daha anlaşılabilir olsun. “Bel canto ekolünü benimsemiş bir sanatçı, sahip olduğu sesin tüm genişliği çerçevesinde son derece düzgün bir tonaliteye sahip olmalı, sesini gösterişli bir biçimde ve fazla gayret sarfetmeksizin kullanabilmelidir.”)

“American Theatre Wing”de bu kez sadece müzik üzerine eğitim almaya başlıyor.

İşte bu okula girerken kafasında bu düşünce yer alıyor Anthony’nin. ‘Bel canto’ olabilecek seviyede bir vokal tekniği öğrenebilmek. Bunda bir nebze başarılı oluyor da. Gerçek bir bel canto olamasa da, sesine kazandırdığı disiplin, onu bu günlere taşıyıp ve efsane olmasını sağlıyor.

Buraya kadar hep Anthony olarak bahsettik kendisinden. 1950 yılında Bob Hope’la tanışıyorlar. Aslında bu bir tanışmanın ötesinde keşfedilme. O dönemlerde sahne adı olarak ‘Joe Bari’yi kullanıyor. “Gerçek adın nedir” diyor Hope, o da ‘Anthony Dominick Benedetto’ diyor. Bu adın, konser salonlarının ışıklı tabelaları için çok uzun olacağını öngören Hope, Anthony’i Tony’e, Benedetta’yı da Bennett’e indirgeyerek adını Tony Bennett’a dönüştürüyor. Aynı yıl Columbia Records’a ilk demo kaydını götürüyor ve akabinde kontrat imzalıyor.

Onu hafızalarda en çok belirgenleştiren Al Dubin-Harry Warren bestesi olan “The boulevard of broken dreams”, 1947 yılında kaydediliyor. Bu kaydın sonrasında da, Bennett’in önü bir daha kapanmamacasına açılıyor.

Bir döneme değil, yüzyıla mal olmuş şarkıcıların başında geliyor Bennett. 12 kez Grammy ödülünü aldığı gibi, yaşam boyu başarı Grammy’sine de sahip. 55 yıllık müzikal kariyerine 100’den fazla albüm sığdıran nadir sanatçılardan biri. 80 yaşında olmasına rağmen hala turneye çıkıyor ve şarkılarını ilk günkü performansla yorumluyor.

Kalitesinden hiçbir şey kaybetmiş değil. Yanında 50 yıldır ona yoldaşlık eden müthiş bir piyanist var. Ralph Sharon. O da, aynı Bennett ve Sinatra gibi İtalyan kanı taşıyor. Bennett’in müziğine çokça katkı sağlamış bir müzisyen. Kalite demişken, ufak bir anekdot.

Tony Bennett, kariyerinin henüz başındayken Frank Sinatra’dan nasihat istiyor. Başarıya ulaşmanın sırlarını soruyor. Sinatra da, “İyi müzikle yürü, asla taviz verme” diyor. Uzun yıllar sonra, ikisi de kariyerlerinin doruklarındayken bu mevzu tekrar açılıyor aralarında. Bennett tekrar soruyor Sinatra’ya. “Ne oldu da bunca yıl dimdik ayakta kalabildik?”. Sinatra’nın yanıtı yine aynı. “Çünkü kaliteden kopmadık”.

Son yıllarda müzik ve sinema dünyasında bir moda var. Şöhretini yitiren sanatçıların dine ve mistik inançlara sığınması. Michael Jackson cinsel taciz davasını unutmak ve unutturmak amacıyla siyahi bir müslüman tarikatına girdi. Uyuşturucu batağına saplanıp kariyerini mahveden Whitney Houston siyah bir İbrani olduğunu söylüyor. Madonna ise Esther adını alıp kendini Kabala’ya adamış durumda. Demi Moore, Elizabeth Taylor, Barbra Streisand’da Kabala’ya kendini adayanlar arasında. Dikkat edecek olursanız, bu saydıklarım, ya şöhreti tüketmiş, ya da tükenen şöhretini arar haldeki yıpranmış isimler. Bennett ise hala ayakta. Sebebi, zamanında Sinatra’dan almış olduğu feyzle dayandığı kalite ve sanat gücü dışında hiçbir şeye sığınmaması. Onu onlarca filmin soundtrack’inde dinlediğimiz gibi, bir sürü filmde de bizzat şarkı söylerken gördük. Şu sahneleri hatırlasanıza. Sevgilisine hoş ve romantik bir sürpriz yapmak isteyen erkekler hoş bir restaurant seçtikleri gibi, o restaurantın sahnesinde mutlaka Tony Bennett şarkısını söylemektedir. Veya, aynı “Analyze This” de olduğu gibi, kentin ünlü mafya babası, kendisine büyük iyilikler yapan bir dostuna vefa borcunu ödemek adına, balkonunun altına, yine yakın bir dostu olan Tony Bennett ve orkestrasını yollar serenat için. Romantizmin ve üst klas bir zevkin ifadesi değil midir sizce bu mizansenler?

80 yıllık koca bir çınar, birkaç gün önce yeni bir albümle çıktı karşımıza. Son yıllarda çok moda olan düet albüm geleneğine uymuş gibi görünebilir belki. Ancak bu daha çok 80.doğumgününü dostlarıyla kutlarmış gibi bir izlenim bıraktı bende. Ne de olsa, yarım yüzyıllık bir şarkıcının modaya ve popülarizme ihtiyacı olmasa gerek. Hele ki, Bennett gibi türünün son örneklerinden biriyse.

Barbra Streisand, James Taylor, Paul McCartney, Elton John, Billy Joel, Celine Dion, Diana Krall, Stevie Wonder, Elvis Costello, K.D.Lang, Michael Buble, Bono, Sting, John Legend ve George Michael gibi bir sürü dostuyla, tam bir Amerikan klasiğine imza atmışlar. En şöhretli Bennett şarkılarını bir kez daha dinleme şansına sahip oluyor albümü edinenler.

Tam tabiriyle yerine cuk oturmuş unsurlar var bu albümde. Mesela insana mutluluk veren ‘Rags to riches’in Elton John’la, ilk duyduğum günden itibaren beni bağrımdan vuran ‘The boulevard of broken dreams’in Chris Botti trompeti eşliğinde Sting’le yorumlanması gibi. Olağanüstü bir yaylı aranjesi, çok kıvamında eşlik eden bir gitar tınısı ve ara sıra tonaliteleri yer değiştiren iki muhteşem ses. İşte size eşsiz bir ‘The boulevard of broken dreams’ yorumu. ‘Just in time’da ise enteresan bir durum söz konusu. Bir çınarla bir fidanı yanyana dinliyorsunuz. Burada çınarın kim olduğu belli tabii ki. Fidan rolünde ise, Michael Buble var. Son yıllarda müzik adına beni en çok mutlu eden şeylerden biri nedir biliyor musunuz? Sinatra, Bennett, Martin, Davis Jr, Montand ve Aznavour gibi güçlü erkek caz şarkıcılarının soylarının tükenmeyeceğini görmek. İlk olarak Harry Connick Jr.la başlayan genç erkek caz vokalisti akımı, ilerleyen yıllarda Jamie Cullum, Peter Cincotti, Matt Dusk ve Michael Buble gibi isimlerle sürmekte. Bu isimlerden sadece Michael Buble’yi bir kenara ayrımak lazım. İnternetin en geniş müzik almanağı olarak bilinen www.allmusic.com a baktığınızda bile, yeni jenerasyondan sadece Michael Buble’nin Bennett ve Sinatra ekolünden geldiğini görebilirsiniz. Bu ekole dahil olmasının sebebi ise, onun da farklı bir vokal tekniğine sahip olması. Bennett’in son albümünü edinip bu parçayı dinlerseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Buble’nin ‘Caught in the act’ albümünün içindeki konser DVD’sini izlediğimde şunu fark ettim ki, o da aynı Bennett ve Sinatra gibi samimi bir ifade içinde söylüyor şarkılarını. Seyircilere karşı son derece sıcak bir tutum içerisinde. Birşeylerin arkasına saklanmak ihtiyacı hissetmiyor, kendini türlü şov ve şaklabanlıklarla maskelemiyor. Sadece sahip olduğu yetenek ve müzikal gücünü kullanıyor. Şimdiden burada yazmış olayım. Bundan 30-40 yıl sonra Buble’den aynı Bennett gibi bahseder olacağız. Ömrümüz vefa eder de görürsek, Hillsider’da yazan biri vardı ve söylemişti dersiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *