Brezilya’nın yerel müziğinin, yakın bir gelecekte dünya müzik piyasasına hakim olacağı savını sanırım 1998 yılında duymuştum ilk kez. O yıllarda etnik müziklerin, daha popüler kültürler tarafından benimsenip dinlenmeye ve irdelenmeye başladığını düşünerek çokta yabana atılacak bir fikir olmadığını düşündüm. Elektronik müziğin tıkanması, başka başka açılımları da beraberinde getirmeliydi ki, bu kapılardan biri de gerçekten Brezilya müziği oldu.


Amerika kıtasının müzikal bazda fazla ilerlemeyip yerinde saymasına karşın Avrupa’nın hızla tırmanışı son 10 yıldır ciddi olarak gözlemlenebilen bir konu. Amerika kıtasının kültürel olarak tutuculuğundan kaynaklanıyor sanırım bu. Yerleşmiş olan unsurları kendi kültürlerinden çıkarmıyorlar, buna endeksli olarak ta yenilikleri çok çabukça kabullenemiyorlar. İşbu sebeple Brezilya müziğinin kendi evinden çıkıp tekrar girdiği kapı, Avrupa oldu.

Aynen 50 ve 60’lı yıllarda olduğu gibi. O zaman da Amerika kıtası Rock n’Roll’la idare ederken, Avrupa’da gerçek Lounge kültürü filizleniyor ve buna paralel olarak ta Amerika Cool akımını ortaya atarak cevabını veriyordu. Lakin, cool akımı salt Amerikan bir stil değil, Afro-Amerikan bir oluşumdu. Lounge, adından da anlaşıldığı üzere, rahatlatıcı ritm, akor ve tınıları barındırıyordu. Be-bop’ın daha yumuşatılmış hali olan Cool’da, aynen Lounge gibi daha rahat bir türdü. Be-bop’taki kalabalık ve enstrüman karmaşasını Cool’da bulamazsınız. Enstrümanların en yalın seslerini ve tınılarını ayrıştırabileceğinizi bir türdür. Mesela piyanoya çok fazla rastlanmaz. Nefesliler, temiz bir davul ve kontrbas bu türün temel öğeleridir. Miles Davis’in bir dönem kariyeri, Dave Brubeck, Stan Getz, Gerry Mulligan ve Chet Baker gibi isimleri sayabiliriz Cool Jazz’le birlikte. Ancak bunların bir tanesini bir kenara ayırıp onun üzerinden devam etmek ve yanına yeni birkaç isim eklemek lazım bu noktada. Stan Getz, Cool Jazz’ın kendisine fazla yetmemesinden olacak, müzikal anlayışının içine Brezilya sound’unu da katmıştır. Amerikalı bir müzisyenin Brezilya ritmleriyle haşır neşir olması, beraberinde Brezilya’lı ünlü müzisyenlerle köklü ortaklıklara da sebebiyet verecektir. Çoğunuzun da yakından bildiği gibi bu isimler Joao Gilberto, Astrud Gilberto ve Antonio Carlos Jobim’dir. Bugün sıkça karşımıza çıkan Bossa Nova denen tür, aslında bu ortaklığın bir ürünüdür. Aslında Samba ve Jazz’ın bir karışımıdır. Bossa, Portekizce’de “çıkıntı” anlamına gelir. Bu kelime daha çok beyin üzerinde bulunan, yaratıcılık ve yetenek belirtisi olarak bilinen çıkıntılara denir. Jobim bu kelimeyi ilk olarak Joao Gilberto’nun albümünde kullanmıştır.

Bossa Nova, altın çağını 60’lı yıllarda yaşadı diyebiliriz. Getz, Gilberto ve Jobim bir albüm yapmaya karar verip, içine ‘Garota de Ipanema’ adlı bir şarkı koymaya karar verince, şarkıyı seslendirecek birine ihtiyaç duyulur. Şarkının bütününe uyum sağlayabilecek düzeyde bir ses olmasına önem verilir. Zira parçaya kesin hit gözüyle bakılmaktadır. Öncelikle vokalist olarak Stan Getz’in eşi Monica Getz düşünülmüş olsa da, sonradan vaz geçilmiştir. Joao Gilberto’nun ev hanımı olan eşi Astrud Gilberto’da bu aşamada devreye girer. Şarkı çok büyük bir ilgiyle karşılanınca, bir de Norman Gimbel tarafından İngilizce söz yazılarak, ‘Girl from Ipanema’ adıyla yayınlanır. Tam 4 Grammy birden kazanır ve Beatles’ın Yesterday’inden sonra, radyolarda en çok çalınan 2. Şarkı ünvanını yakalar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *