Gönlümüzde apayrı bir yere sahiptir Stevie Wonder. Sesini ilk duyduğumuz günden bu yana yaptıklarını dinlemiş, ötesine geçip daha önceki çalışmalarını da edinmişizdir. Yarattığı şarkıların, yeryüzündeki başka bir müzisyen tarafından yapılamayacağını düşünürüz. Bir fenomendir kendisi. Birçok bestesiyle alır bizi uzak diyarlara sürükler, sonra da getirir aldığı yere bırakır.


Bizim gördüğümüz dünyayı uzunca bir süredir göremez Wonder. Belki bundan 20-30 yıl önce ‘keşke görebilse’ diye düşünürdük. Lakin, günümüzün kirlenmiş, deforme olmuş dünyasını görmese de olur diye düşünmekteyiz. Bir de şu soru gelir akıllara. Görsellikten yoksun bir iç dünyasıyla yaratılan Stevie Wonder besteleri, dünyayı gören gözlerle acaba nasıl olurdu?

İşin bir de Ray Charles tarafı var. Stevie Wonder’la sahip olduğu birçok özellik var. O da dünyada olup bitenleri yaşamının büyük bir kısmında görememiş, o da siyahi ve onun da yaptığı besteler yaşadıklarının bir özeti. İkisi arasındaki en büyük fark ise, Ray Charles’ın Stevie Wonder’a oranla çok daha çalkantılı ve acı dolu bir hayat yaşadığı.

Ray Charles, ardında yüzlerce şarkı bırakarak ebediyete intikal etti. Tanrıya şükür ki Stevie Wonder halen yaşamakta ve daha önemlisi üretmeye devam etmekte. Kimileri yeni albümlerinden o eski lezzeti alamasa da, aynen koruduğu müzikalitesiyle o hala Stevie Wonder. Son yıllarda solo projelerin ötesinde, sıkça birilerine eşlik ettiğini ve desteklediğini görür haldeyiz. Müzik endüstrisinin çıkış aradığı bir dönemden geçiyoruz. Düetler ve büyük sanatçıların enstrümanlarıyla yaptıkları eşlikler de, geliştirilen çözümlerden bir tanesi. O kadar çok ismin yanında ‘feat. Stevie Wonder’ yazar oldu ki son zamanlarda, esas şarkının kime ait olduğunu bile unutur olduk. Wyclef Jean, Queen Latifah, Mary J. Blige, Alicia Keys, Snoop Dogg gibi birçok ismin yanında gördük onu. Ancak bunlardan bir tanesi var ki, yazının başından beri adı geçen Ray Charles ve Stevie Wonder’dan izler taşıyan ve dinlediğiniz zaman benzer hisler uyandıran bir genç adam. Belki de onların geleneklerini, kalitelerini ileriki yıllara taşıyacak. Adı Raul Midon.

Bilindiği gibi, Türkiye’nin her daim gururlandığı, ülkenin adının uluslararası müzik endüstrisinde duyulmasını sağlayan 2 büyük isim vardı. Biri Ahmet Ertegün, diğeri Arif Mardin. Ertegün’ü bilmiyorum ama, Arif Mardin’in misyonunu devam ettiren bir oğlu var. Joe Mardin.

Raul Midon, Arif Mardin’in son keşfiydi. Doğumu esnasında kuvöz marifetiyle kapanmış gözleri. İlk kez gitarı 6 yaşında eline almış ve bir daha da hiç bırakmamış. Arjantinli dansçı bir baba ve Afro-Amerikan bir annenin oğlu. Bir de ikizi var ve NASA’da çalışıyor. Hatta mirasçısı olarak anıldığı Stevie Wonder’la tanışmasının müsebbibi de ikizi Marco.

Arif Mardin oğlu Joe Mardin’in tavsiyesi üzerine Raul Midon’u ufak bir gece kulübünde dinlemeye gidiyor ve oğlunun ne denli haklı olduğunu anlıyor. Akabinde ilk albüm çalışmalarına başlanıyor. Raul Midon’un Arif Mardin hakkında şöyle bir yorumu var. “Arif Mardin müziğe çok hâkim, caz konusunda uzman ama sağlam bir pop bilgisi de var. Bu yüzden ikimizin benzediğini düşünüyorum. Arif ve Joe’nun deneyimi, disiplini ve en iyisini elde etme isteği sayesinde ortaya çok başarılı bir albüm çıktı. Ayrıca diğer yapımcılar gibi keyboard, geri vokal gibi klasik R&B tekniklerini kullandırtmayıp basit ama etkili bir müzik yapmama izin verdiler”.

‘State of Mind’ adlı bu ilk albümde, Stevie Wonder da ‘Expressions of Love’ adlı parçasında Midon’a armonikasıyla eşlik ediyor. Netice olarak, ortaya son derece sürprizli bir albüm çıkıyor.

İlk albümünde Raul’ü öne çıkaran en bariz özellikler, vokalindeki yumuşak tonlama, şarkılarında kullandığı sözler ve gitar tekniği. Bir kere unison olarak gitar çalabilme maharetine sahip. Nedir unison? İki farklı tonda aynı notayı çalabilme durumu. Klasik Türk musikisinde zaman zaman, özellikle piyanoyla bu teknik kullanılır. Yani, elleriniz piyanonun farklı oktavlarının üzerinde, ancak iki elde aynı melodiyi çalıyor. Raul bunu bir de gitarda yapınca daha da şaşırtıcı oluyor. Şunu da söylemeliyim ki, genelde basçıların kullandığı slap tekniğini Raul, gitarla da yapmakta.

Bunun yanı sıra ilkel bir stil kullanmasına rağmen, solo gitar eşliğindeki bir şarkıdan son derece zengin bir armoni çıkarabilmekte, şarkıyı dinlediğinizde vokal, bas, akor, gitar ve ritmi bir arada hissettirebilmektedir. Ve bu işi sadece bir gitarla becerebiliyorsa, ben bu adama yetenekli derim.

Diğer taraftan Raul Midon şarkılarının ortak özelliği, şarkı sözlerinin, mutluluk ve umut içerikli olması. Görmeyen bir insanın böylesine kuvvetli bir tasvir yeteneğine sahip olması da başka bir şaşırtıcı unsur.

Arif Mardin’in ardından da, Raul’ün prodüktörlüğünü Joe Mardin üstleniyor. Yeni bir albümün eşiğindeyken ilk dikkat edilecek nokta, bir önceki albümün çizgisinden sapmamak oluyor tabii ki. Bunu da başarıyorlar. Bana kalırsa ortada ilkinden daha başarılı bir albüm var. “A World Witihin a World” adından da anlaşılacağı üzere, dünya meselelerine biraz daha dokunur bir içeriğe sahip. “Pick somebody up” ve “All the answers” ilk dinlediğim günden itibaren beni son derece etkiledi. Gelin görün ki, albümün temasını yansıtan şarkı sona saklanmış olan, “Peace on earth”.

Geçen sene İstanbul Caz Festivali kapsamında burada da izleme olanağım oldu. Yaz vakti ufak mekanda konser izlemek zor zenaattir. Sahnedeki sanatçının sizi hemen kavraması, konser süresince de bırakmaması lazımdır. Raul Midon bunu son derece başarılı bir şekilde yaptı diyebilirim. Şarkılarına, sahneye ve kendisini dinleyenlere bu denli hakim bir sanatçıya çok fazla rastlamadım diyebilirim.

Fabrikasyon veya seri üretim tipinde müzikten sıkıldıysanız, Raul Midon’un “A World Within a World” albümü, kesinlikle size ilaç gibi gelecektir. Dinledikten sonra Hillsider’da okumuştum dersiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *