Yazıya girerayak, ufak bir çağrışım oyunu oynayalım. (Yazı gereği ben oynayayım yani).

Kelimeyi söyleyeceğim, sonra da çağrışımları.

YAZ…

Sıcak, güneş, özgürlük, kum, deniz, dans, kıvrak, ateş, sahil, müzik.

Tüm bu kelime grubunu içine alan bir kültürün farkındasınız değil mi? Latin kültürü.

Dünya üzerinde yaşayan bazı kültürlerin, diğer başka kültürlere yakın olduğunu biliriz. Bu yakınlığın farklı sebepleri var. Temel sebep, elbette ki coğrafya. Söz gelimi İsveç, Norveç, Finlandiya gibi ülkeler, ortak bir iskandinav kültürüne sahipler. Onlara yakın olan Danimarka’da, coğrafi konumu yüzünden yakın bir kültüre sahip.

Bir başka sebep ise, tarihsel faktörler. Toplumlar, çeşitli münasebetler sebebiyle ortak bir geçmişi paylaşıyorlarsa, bu onların kültürel yakınlık içinde olmalarına yetecek bir başka sebep. Bakınız Türk-Yunan kültürel ortaklığı. Her ne kadar düşman gibi görünselerde, işin içinde politik faktörler olmasa, bu iki toplum içiçe yaşayabilecek karakteristik özelliklere sahiptir.

Şu merak konusundan yola çıkıp buralara geldim.

Aralarında ne coğrafi ne kültürel, ne de tarihi bir bağ olmamasına karşın, neden Türk toplumu, Latin kültürünü bu denli sever?

İlk aklıma gelen, her iki kültürün mensuplarının da sıcak kanlı insanlar olması. Ben kendimi bildim bileli, “ben latin müziğini çok severim” cümlesini duymuşumdur. Olay sadece “latin müziğini” üstün körü sevmek mi, yoksa Türkiye’de ciddi bir latin müziği merakı var mı?

Abartılı derecede olmasa da, latin müziğini takip eden, hatta icra etmeye çalışan bir kitle var. Ancak tam bu noktada, kavramsal bir kargaşaya sebebiyet vermemek amacıyla şöyle ciddi bir ayrım yapmak lazım.

Salsa, afro-cuban, latin. Birbirleriyle çok yapışık duran bu kelimeler, biraz derine inildiğinde hemen birbirlerinden ayrılıyorlar.

Latin: Genel bir kavramın adı. Coğrafi bir tanımlamanın uzantısı.

Salsa: Aslen dünyaca sevilen bir sos türü. (Daha neler demeyin, az sonra açıklayacağım)

Afro-cuban: Afrika kökenli insanların Küba’ya göç etmeleri neticesinde oluşan grup.

Bahsi geçen bu salsa mevzusuna ilişkin birkaç inanış var.

1- Salsa aslen, Küba’nın “Son” müziğinin bir uzantısı.

2- Salsa1950’lerde, Fidel Castro’ya itaat etmeyip New York’a (Nu Yorica) göçen Küba vatandaşlarının, karayip temelli Küba müziğiyle, Amerika tınılarını karıştırmasından dolayı ortaya çıktı.

3- Afrika ve İspanyol kökenli müzik türlerinin karışımı olmasından mütevellit, adına bir sos çeşidi olan “salsa” denildi.

4- Veya bir başka inanış. Hernando Calve Ospina’nın, “Salsa! Havana Ateşi” kitabında belirttiği üzere:

Eski zamanlarda Kübalı şarkıcılar, sahnede şarkı söyler iken, diğer enstrümanların solo sırası geldiğinde onlara “Salsa, salsa” diye bağırırlardı. Müziğe biraz sos katalım da, daha tatlansın manasında. Bunun sonrasında bu müzik, Salsa adıyla anılır oldu.

Bana en mantıklı gelen seçenek ilki. Zira salsa, rhumba, cha cha, merengue, bolero, gibi bütün türlerin hepsi, son’da birleşiyor.

Özetle son tarihi şöyle. Onunda temelinde, Afrika’nın Changui müziği var. Afrikalı kölelerler birlikte Küba’ya gelen changui, özellikle işçi sınıfı arasında yaygınlık kazanmış. Zaman içerisinde rhumba, santeria, guajira gibi İspanyol kökenli müziklerle kaynaşıp 20’li yıllarda Küba halkının en sevilen müziği olmuş.

Adı ne olursa olsun ve her nereden geliyorsa gelsin, ortada bir gerçek var. Bu müzik, tüm dünyayı sarıp sarmalamış durumda. Türkiye’de asıl benimsenme sebebinin Wim Wenders, dolayısıyla Buena Vista Social Club olduğunu düşünmekteyim.

50’li yıllarda, Küba’nın en önemli müzik kulübünden adını alan ve Küba müzik tarihinde adlarına rastlayacağımız Ruben Gonzalez, İbrahim Ferrer ve Omara Portuondo’nun boy gösterdiği bu filmi İstanbul Film Festivali’nde izleyenlerde, ciddi bir küba müziği merakı baş göstermiş, akabinde İstanbul Caz Festivali’ndeki konserle de, bu ilgi ve merak tavan yapmıştı.

İlerleyen dönemlerde bu ilginin farkına varan organizatörler, ülkemize birçok sanatçıyı ve grubu davet ettiler, Türk dinleyicisiyle buluşturdular. Buena Vista Social Club’ın neredeyse her üyesi, tekrar ayrı ayrı konser verdi. Buna ek olarak, Compay Segundo, Spanish Harlem Orchestra, Celia Cruz, Jose Alberto El Canario, Oscar D’leon gibi, bu müziğin en öndeki isimlerini İstanbul’da izleme şansımız oldu. İşin daha jazz yanıyla ilgilenenler ise, latin jazz’ı daha çok benimsedi ve yine karşılarında latin jazz’ın en mühim isimlerini gördüler. Michel Camilo, Eddie Palmieri, Omar Sosa, Dave Valentin, Tito Puente, Arturo Sandoval, McCoy Tyner, Marc Ribot ve Gonzalo Rubacalba hemen aklıma gelen ilk isimler.

Bu gelen sanatçıların bir çoğunu, radyomuzda (Oxi-gen) ağırlama fırsatı bulduk. Fujifilm sponsorluğunda gelmiş olanların hemen hepsi, birazdan kim olduğunu ağdalı biçimde anlatacağım Ayhan Sicimoğlu’yla röportaj yaptılar.

Ancak bunların içinde bir tanesi var ki, tanışırken en çok beni heyecanlandıran o oldu. Celia Cruz. Çünkü o’nun lakabı, kraliçe. Ve düşünün ki, bir efsaneyle yanyana geliyor, hatta tanışıyorsunuz. 1960 yılındaki Küba devriminin ardından Amerika’ya göçüp ve Amerikan vatandaşlığına geçmiş. Yanında bu konu açıldığında veya konuya ilişkin soru sorulduğunda çok sinirli bir tavır takınırmış. Çünkü o çok sevdiği ülkesinde olan bitenlerden ve tüm olanların müsebbibi Fidel’den hiç memnun olmamış. Kariyerinin büyük bir bölümünü Amerika’da geçirmiş, dünyaya oradan açılmış. Defalarca Grammy kazanmış, Amerikan halkının sevgilisi olmuş. Böyle bir sanatçıyla tanışma şerefine ölümünden 2 yıl önce nail oldum işte.

Peki ülkemizde durum ne?

Latin kökenli müziklerin, Türkiye’de çok sevildiğini ve dinlendiğini zaten söyledik. Ancak bu müziklerin icrası konusunda aynı şeyi söylemek çokta doğru değil. Daha doğrusu, Türkiye’de latin müziğini hakkıyla icra edebilen sanatçı bir elin parmakları kadar az.

Bu müziğin vazgeçilmez enstrümanlarından biri olan ve halk arasında conga veya tumba adıyla anılan davulları çalmak, göründüğü kadar kolay bir iş değil. Son dönemlerde “Latin percussion” kursları çoğalmaya başlasa da, tüm bu kursların hakkını teslim edemiyoruz. “Üzerine deri gerilmiş bir kasnağa vur, ses çıksın” mantığı hakim bir çoğunda. Lakin önemli olan davuldan ses çıkarmak değil, doğru sesi, doğru ritmi çıkarabilmek.

Türkiye’deki tüm bu müzisyenler içinde ön plana çıkan biri var ki, adını az önce zikrettiğim, Ayhan Sicimoğlu.

“Palmieri Eddie, sanki piyanonun üzerinde dolaşıyor bir kedi”

“Ismael Miranda, aşık oldum bir anda”

“Frankie Morales, o ne güzel ses”

… gibi betimlemelerinden tanıdığımız, 1970’li yıllarda Roma’ya giden, orada yaşadığı süreçte birçok latin müzisyeniyle tanışan ve önünde yaşayacağı yılları latin müziğine, hatta latin kültürüne adayan bir adamdan bahsediyorum.

Şahsen tanıdığım için kendisi hakkında geniş bilgiye sahip olduğum Ayhan Sicimoğlu, sadece latin müziği icra etmekle kalmayıp, Türkiye’de bu işi ciddi manada öğreten tek insan. Davulculuğun ilmini, tekniğini bilip, bunu size kültürüyle yoğurarak verdiğini söyleyecek olursam, ne demek istediğimi anlarsınız. Ayrıca şöyle bir ayrıntı vereyim, Peru’da cajun, Senegal’de bata drums, Yeni Gine’de djembe çalıp, ülkelerin yerel halkıyla bizzat içiçe vakit geçiren birisi, burada size davul çalmayı öğretiyor. Doğal olarak siz, davul çalmakla kalmayıp işin ruhuyla bütünleşir hale geliyorsunuz. Ayhan Sicimoğlu’nun “Afro Cuban Percussion Workshop”ına katılıp, Las Estrellas ekibinden biri olmak için her yıl Eylül ayı civarlarında kendisine başvurmanız yeterli.

Ayrıca “Latin all stars” grubunun da lideri olan Ayhan Sicimoğlu, oldukça kalabalık olan bu grupla birlikte % 100 saf latin müziği icra ediyor. Kimi zaman dünyanın en ünlü latin sanatçılarıyla birlikte hemde.

Latin müziğinin sıradan bir müzik türü değil, bambaşka bir kültürün çok önemli bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor. Çok tanrılı “Yoruba” dininin geleneklerine göre, ayinlerde “El Bembé” ritmi çalınırken, tanrılar vücudunuza girip sizi ele geçirir. Bu ayin esnasında çalınan davullar, daha önceden kutsanmıştır. Sıradan bir insan değil çalmak, elini bile süremez o davullara. Ancak öpüp tapabilirsiniz. O davulları çalmak, sadece “Santero”lara ve ritm konusunda en tepedeki mertebeye erişmiş olan “El Conguero”lara mahsus bir eylemdir. İşte bu ayin esnasında çalınan “El Bembé”yi siz de çalarsanız, kendinizden geçip Yoruba tanrılarıyla bütünleşme olasılığınız çok yüksektir.

ASLINDA NE?

  • Halk arasında conga veya tumba olarak bilinen enstrümanların asıl adı “drum”, yani davuldur. Tumbao, conga ve quinto, bu davullara çıkardıkları seslere göre verilmiş isimlerdir.
  • Bu davulların yanı sıra, yanyana duran iki küçük davuldan oluşan ve daha çok solo özelliğiyle öne çıkan “Bongo”, Afrika kökenli enstrümanlar olan “djembe” ve “bata drums”, Latin müziğinin diğer davul çeşitleridir.
  • İspanyol kökenli olup daha çok bir sandığa benzeyen ve üzerine oturularak çalınan “Cajon” çok sık olmamakla beraber yine latin müziğine mal olmuş bir enstrümandır.
  • Latin müziğinin diğer eşlik enstrümanları da, “Agogo”, “Campana” ve “Clave”dir. 2 konik metal parçanın bir sapla bağlanmasından oluşur Agogo. Campana, latin parçalarda sıkça duyduğumuz bir sese sahiptir. O da tek bir metal parçadan oluşur ve tahta bir sopayla vurularak çalınır.
  • “Clave” denilen enstrüman ise, 2 tahta sopadan oluşur ve birbirlerine vurularak çalınır. Latin ritmlerinde anahtar vazifesi görür.
  • “Guiro”, üstü ince oluklarla bezeli ve şekil verilmiş bir ağaca, ince bir sopanın aşağı-yukarı sürtülmesiyle çalınır.

SON SÖZ

Eğer Latin müziği ve kültürü hakkında geniş bilgiye ve ciddi bir dökümantere ulaşmak isterseniz, “Calle 54” adlı filmi izlemenizi şiddetle tavsiye veririm.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *