Kişinin soluduğu hava, içtiği su, yediği yemek, günlük uykusu kadar zaruri bir ihtiyacı var; duymak ve dinlemek…Ancak duymakla dinlemek arasında mühim bir fark var. Duyma eylemini kulak tek başına gerçekleştirirken, iş dinlemek olunca kulak – beyin işbirliği söz konusu oluyor. Çünkü düşünmek, konsantre olmak, algılamak, anlamak gibi başka süreçler de devreye giriyor. Durum burada çok daha komplike bir hal alıyor.

Kritik soru şu: “Duyduğumuz her şeyi dinlemeli miyiz?”

Farklı insanlara, “ne tür müzikten hoşlanırsınız” sorusunu yöneltiğiniz zaman değişik cevaplar alırsınız. En çok duyulanlardan bir tanesi, “Ben kulağıma hoş gelen her türü sever ve dinlerim”dir. Yanlış anlamayın, kimsenin zevkini eleştirmek ve müdahele etmek gibi bir niyet içerisinde değilim. Ama ben bu cevabı hiç bir zaman anlayabilmiş değilim. Onlara bunu söylediğinizde ise, “Benim mesleğim müzikle ilgili değil, o yüzden çok derinlemesine ilgilenmiyorum” derler. Bir insanın müzik konusundaki kişisel beğenisini ortaya koyması için, illa ki müzisyen veya müzikolog olmasına gerek yoktur ki. Mesela sinema konusunda daha kolay tercih belirtilir. İnsanların sinema eleştirmeni olmadıkları halde “aşk filmlerini severim”, “aksiyon beni inanılmaz cezbeder”, “komedi tek tercihimdir”, “klasikler, ah! O klasikler” diyebildiklerine göre, müzikal tercihlerini de rahatça sergileyebilmeleri gerekmez mi?

Belli bir yılı geride bırakmış olan herkesin, mutlak surette hafızasında yer etmiş bir veya birkaç şarkı vardır. Müziğin gizli kalan yanlarından birisi de budur. Her neden bilinmez, geçmişte yaşanmış bir döneme, bir kişiye, bir olaya, bir mekana mutlaka müzikal bir anlam yükler, bahsi geçen bu olgulara hep bir şarkı ekleriz. O şarkı duyulduğunda beyindeki o saklanmış an canlanıverir birden bire. Beyindeki hafıza merkezi girer devreye ve göz önüne gelir o parçanın anahtar olduğu hatıralar. O anda bedeneniniz oradadır, ancak kafanız zamanın gerisine gider. Bunu yapabilen en kuvvetli araç müziktir işte. Sıradanlığı hak etmez. Sadece eğlence için kullanılmamalıdır. Gece hayatının zaman şeridinde bir de şöyle bir değişiklik var. Bundan 15-20 yıl öncesinde, Türkçe sözlü müzik kulüplerden içeri giremezdi. Herkesin elinin tersiyle kenara ittiği Türkçe şarkılar, nasıl oldu da bugün baş tacı edildi. Hem eskinin hem bugünün parçaları, remix’lendikleri zaman, kulüp ritmine uygun hale geliyor. Bir de geçmişin hit’lerini bugün dinlemek insanlara hem nostalji duygusu yaşatıyor, hem de uzun süre rutin ritm’lerden sıkılmış ruhları canlandırıyor.

Artık müzik türleri arasındaki keskin sınırlar ortadan kalkmış durumda. Tür isimlerinden daha çok konseptlerden bahseder olduk. Akustik enstrümanların kullanım seviyesi düşüp, elektronik öğelerle bezeli müzikler ortaya çıktıktan sonra bu tür karmaşası daha ciddi bir boyuta ulaştı. Neye ne diyeceğimizi şaşırır olduk.

Aslına bakacak olursanız, Türkiye farklı etnik oluşumları bünyesinde barındırmasından ve coğrafi konumundan dolayı, müzikal anlamda çok büyük avantajlara sahip. Çok çeşitli sesler ve renkleri Türk müziği adı altında toplayabiliyoruz. Müziğe, yapım anlamında da çok ciddi biçimde bakılıyor Türkiye’de. Dünya’ya açılma fikri artık iyice benimsenmiş durumda. Kazanılan Eurovision’lar, Rus’ların hayran olduğu Türk popstar’lar bu anlayışın sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Olaya ne denli ciddi bakarsanız, dünya tarafından algılanma şansınız o denli artıyor. Tam tersini uygulayıp sadece, “yaz albümü” yapanlar ise, güneydeki tatil beldelerinden öteye gidemiyorlar. Müziğin içindeki bir insan olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, yaratcılık olarak Avrupa’nın, müzikalite konusunda da Amerika’nın daha önüne geçebiliyoruz kimi zaman. Ama bu tespit sadece, gerçekten emek sarfedilmiş, üzerine kafa patlatılmış eserler için geçerli, sabun köpüğü albümler için değil.

Günümüzde, sabah erken kalkanın albüm çıkarabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Kişilerin beğenileri yapabilirlikleri bu denli basit ve teknoloji, herkesin kendi imkanlarıyla albüm yapabileceği bir durumda. Elinin altında bilgisayar, bir takım ses örnekleri ve stüdyo olan herkes, kafasına estiğince müzik yaptığını zannediyor. İşin üzücü tarafı da, bu insanlar kendilerine müzisyen ve sanatçı diyebiliyor. Birileri de onları dinliyorlar. Medya bulamacı içinde, onların kendilerine yakıştırdıkları bu sıfatları kabullenenler, baştacı edenler de var. Son yıllarda yaz mevsimi başka başka anlamlara büründü. Açık hava unsurunu kullanan kulüpler, yaz mevsiminin vaz geçilmezi oldular. O mekanlara girip baktığınız zaman, insanların müziği sadece ve sadece eğlence aracı yaptıklarını görüyorsunuz. Aslında şöyle bir düşününce; kolay yoldan üretilen, aynı şekilde kolay yoldan tüketilir. Ancak bir bestecinin, çok farklı duygularla üretip hayata geçirdiği bir eser, kıvrak bir ritme ve akıcı bir melodiye sahip olması sebebiyle, bu tür kolay ve ucuz tüketime tabi tutulabilip bir eğlence aracı haline getirilebiliyor. Az önce bahsi geçen, müzik konusunda geniş bir beğeniye sahip olan insan modeline bir kez daha geri dönelim. Kulaklarına güzel gelen herşeyi dinlerler, ama gece hayatı dahilinde mekan seçmeleri gerektiğinde, “şuraya gidelim, orada daha güzel müzik çalıyor” şeklinde bir ayrım yapmaktan kaçınmazlar. O noktada “kulağa hoş gelen herşey” düşüncesi yerle bir olur. Açık hava, deniz manzarası ve popülarite üçlüsünün hakim olduğu mekanlara giden bir şahsı, caz çalan bir kulübe götürmeniz veya Beyoğlu’ndaki bir rock bar’dan içeri sokmanız mümkün değildir. Bu tercih direk olarak olmasa bile, endirek yoldan müziğin tercih sebebi olmasını gösterir, diğer mekanların kötü müzik çaldığını değil. Klasik müzik ise çoğu insanın beğeni yelpazesine dahildir. Kişiler klasik müziği genellikle dinlendirici bulurlar. Ancak bu dinlendiriciliğin bilimsel bir gerçeğe dayandığından haberdar değildirler. Fransız akademisyenlerin bir tespitinden bahsedeyim. Beynin, aynı bir pil gibi kimi zamanlar şarja ihtiyacı var. Çünkü hücreler zamanla, sahip oldukları elektrik enerjisini tüketiyorlar. Bu enerjiyi geri kazandırmanın yolu ise, 5000 ila 8000 Hz. Aralığındaki frekansları ihtiva eden müzikler dinlemek. Bu aralıktaki frekanslar, beyindeki corti hücrelerini titreştirerek kaybolan enerjiyi jeneratör gibi tekrar geri kazandırıyor. Bu örneğe en çok Mozart’ın eserlerinde rastlanıyor. Denek üzerinde Re Majör, K 448 iki piyanoluk sonat kullanılıyor. İçerdiği frekanslardan dolayı, barok müziğin öğrenme yetisini artırdığı ise başka bir gözlem. Japonya’daki bazı rehabilitasyon merkezlerinde Kitaro dinletilmesi de bu tür bir örnek.

Kısacası işin özü şu. Müzik, dışarıdan görüldüğü ve bilindiği gibi sadece temposundan, melodisinden ve içerdiği groove’dan dolayı bize değişik duygular hissettirmiyor. İçerdiği frekansın beyne yaydığı dalgalar sayesinde biz bu hislere kapılıyoruz. Şunu da unutmayalım. Bugün dinlediğiniz birçok parçanın, sizin kulak olarak duyamayacağınız, ancak beyninizin algı alanına girebilen bir takım düşük frekanslı sesler içerdiği ispatlanmış durumda. Yani alttan alta beyninize istem dışı mesajlar yollanıyor. Müziğin satılması konusundaki pazarlama tekniklerinin vardığı son nokta bu.

İnternet’in hayatımıza girmesiyle birlikte bir avantaj daha elde ettik. Eskiden diskotekte dinlediğiniz bir parçayı satın almak için çok fazla alternatifiniz yoktu. Plak veya doldurma kaset satan dükkanlara gidilirdi. Yoksa, yurt dışındaki eşe dosta haber salınır, sipariş verilirdi. Zaman içerisinde önce kasetlerin, sonrasında daha kullanışlı bir medya olan CD’lerin kullanılmaya başlanmasıyla ve internet desteğiyle birlikte, artık müziğe kolayca ulaşabilir bir duruma geldik. Duyuyor, beğeniyor, ısmarlıyor, alıyor ve dinliyor haldeyiz şu anda. Avrupa, Amerika, Japonya, hiç farketmiyor. İşin daha farklı boyutlarına ise, Mp3 dosyaları indirip dijital müzik çalarlarımıza kopyalayarak ulaşıyoruz. Elimizdeki küçücük cihazlar inanılmaz kapasitelere sahip. Evdeki tüm arşivimiz o cihaza kopyalayabilme imkanına sahibiz. Amaç, müziğe her yerde ulaşabilmek. Eskiden walkman veya CD man’lerle bu işi hallederken, bizi sınırsız kılacak bu cihazlar, bir çoğumuz için cep telefonu kadar vazgeçilmez oldu kısa sürede. Kısa bir süre önce Prag sokaklarında, gördüğüm her genç insanın elinde vardı bu cihazlardan. Aynı sokaklarda gördüğüm bir başka manzara daha vardı ama. Ezelden beri, beni her zaman etkilemiş olan sokak çalgıcıları. Köşe başında kemanıyla “4 Mevsim”den esintiler çalan ihtiyar, belki o güne kadar dinlediğim en güzel yorumu veriyordu. Adamın 2-3 metre uzağında durup yaz konçertosunu bitirmesini bekledim bir süre düşündüm. Ve kendi kendime dedim ki, herkes beğendiği müziğe sahip çıkmalı. Sokakta keman çalan ihtiyarın Vivaldi’ye sahip çıktığı gibi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *