Klasik stilde döşenmiş loş odada, iki adam arasında geçen bir diyalog. Yaşlı olanın şakakları kırlaşmış. Yüzündeki çizgiler ise, yaşanan fırtınası ve serüveni bol bir hayatı temsil etmekte. Hırıltılı bir sesi var. Ne dediğini ancak, onu dikkatli dinlerseniz anlayabiliyorsunuz. Üzerinde şık bir smokin, yakasında ise kırmızı bir karanfil var. Özel bir günün içinde olduğu besbelli.

Daha genç olan diğer adam ise, oldukça dertli bi ifadeyle konuşuyor yaşlı adamla. Yakınıyor çaresiz bir halde. Ondan yardım istiyor. Hatta bir ara ağlamaklı oluyor sesi. Bu tavır sinirlendiriyor yaşlı adamı. Kalkıyor koltuğundan ve iki kolundan tutup şiddetle sarsıyor onu. Hatta bu da yetmiyor, yüzüne sertçe bir tokat patlatıyor. Böyle yapmaması gerektiğini anlatıyor ona. Genç adamın derdi, kabul edilmekle ve bunun ötesinde işlerinin yolunda gitmemesi ile alakalı. Yetersiz olduğunu, kimsenin onu istemediğini anlatıyor yaşlı adama. Gel zaman git zaman, genç adamın yardım almak için doğru kapıyı çaldığını anlıyoruz. Zira yardım aldığı yaşlı adam, kendisine oldukça sadık “sağ kolunu”, gencin işlerini halletmeye “teşvik etmesi” için birine yolluyor. İkna edilmeye çalışılan bu şahıs, gerektiğince ikna olmayıp sert bir tepki verince, o günün ertesindeki sabahta, henüz yataktayken, hiçte hoş olmayan bir sürprizle karşılaşıyor…

Genç bir adamla vaftiz babası arasındaki ilişkiyi gözler önünde seren bu sahneleri izlerken geldi aklıma bu sayıda o’ndan bahsetmem gerektiği. Ne ölüm yıldönümü, ne doğumgünü, ne de yeni bir albümü çıktı. Ama ben müzikle ilgili biriysem, bir süredir yazdığım bu sayfaların birinde, mutlak surette ‘Frank Sinatra’dan bahsetmeliyim diye düşündüm.

Bu yazıda okuyacaklarınız, Sinatra’nın hayat hikayesi falan değil. Zira internet çağında yaşadığımızdan, elini bilgisayara atan herkes o bilgilere ulaşabilir.

Yazının başında okuduğunuz hikaye, bilenlerin çok iyi hatırlayacağı, bilmeyenlerin de adını söyleyince “hatırladım” diyeceği, IMDB sitesine göre sinema tarihinin 1 numaralı filmi olan Godfather’dan bir alıntıydı. Filmin ilk bölümünde yer alan sahne, aynen okuduğunuz gibi geçerdi filmde. Bahsi geçen yaşlı adam Don Vito Corleone, genç olan ise, Johnny Fontane idi. Film üzerine bir çok efsane var. Bunlardan biri, film çekilmeden önce Francis Ford Coppola’nın, mafya’nın tepedeki adamlarından izin aldığıdır. Mafya üyeleri, filme hiç müdahele etmeyeceklerine dair söz verirler. Bir iki ufak şartları olmuştur ki bunlardan biri, filmde kesinlikle “mafya” kelimesinin geçmemesi üzerinedir. Dikkat edenler, Godfather’da hep “aile” kelimesinin geçtiğini bilirler. Aslında konumuz godfather değil.

Ancak Sinatra mevzu bahis olunca da Godfather temasına değinmemek olmuyor. Yukarıda üstü kapalı biçimde “hoş olmayan sürpriz” olarak bahsettiğimiz, gerçekte de olmuş bir olay daha var. Şöyle özetleyelim…

Henüz şöhretle yeni yeni tanışmaya başladığı yıllarda Chicago’daki büyük bir gece kulübünde sahne almak ister Sinatra. Ancak kulübün sahibi kendisini reddeder. Bu durum karşısında kendine olan güveni oldukça sarsılır. Sesinin zayıf olduğunu, bu yüzden reddedildiğini düşünür. Kendisi de İtalyan asıllı olduğundan, William Moretti adlı mafya babasına giderek durumu açar. Filmde geçen “I will make him an offer he cant refuse” yani, “ona reddedemeyeceği bir teklif sunacağım” lafı, olayın bu anına ithafen senaryoya dahil edilmiştir. Moretti, adamlarını kulübün sahibi olan Woltz’a yollar ve ona çok büyük bir miktarda para teklif eder. Karşılığında Sinatra’nın sahneye çıkmasını ister. Woltz, nuh der peygamber demez. Duruma oldukça hiddetlenen Moretti, Woltz’un gözü gibi koruduğu, safkan yarış atı Khartoom’un başını kestirir ve adamın yatağına bıraktırır. Burada iki mesaj bir arada verilmektedir.

1- Bana yolladığın cevapları hiç beğenmedim.

2- Sırada başka bir kelle var, bil bakalım kiminki.

Bu olayla ilgili 2. bir söylenti daha var.

Frank, Francis Ford Coppola’ya Godfather’da rol almak istediğini bildirir. Coppola buna karşı çıkar ve filmde ona yer vermek istemez. Durumu yetkili mercilere bildirir Frank. Neticede, olan Coppola’nın atına olur. Coppola’da hıncını, Sinatra’yı filmde bu şekilde canlandırarak alır.

Sinatra-Mafya bağlantısı uzun süre dilden dile dolaşan bir söylenti oldu. Hayranları inanmak istemedi. İnananlar da oldu ama. Amerika’nın en gizli örgütlerinden biri olan ve varlığı ABD hükümeti tarafından sürekli olarak reddedilen NSA (National Security Council) tarafından dinlenip izlenen kişilerin başında geldi Frank Sinatra. Bu ilişki geçtiğimiz Kasım ayına kadar hep iddia olarak kaldı. Ta ki, Frank’in 3 çocuğundan biri olan Tina Sinatra, “Babam 20 yıldan uzun süre mafya için çalıştı. Mafyanın desteğiyle yükselip yerini sağlamlaştırdı” açıklamasını yapana dek. Bu açıklama sonrasında bilinen gerçekler birer birer ortaya döküldü. Godfather’daki Johnny Fontane’in Sinatra’dan esinlenilen bir karakter olduğu kesinleşti. Yıllar boyu süren bir söylenti, gerçeklik kazandı bu açıklama sonrasında. Aslında 1998 yılında FBI, tamamen Frank Sinatra’nın konu edildiği, ‘Blue Eye No.1’ adlı 1275 sayfalık bir dosyayı yayınlamıştı. Bu dosyada, Frank’in mafya dostu, Kennedy klanı’nın bir üyesi, asker kaçağı, bölücü olduğuna dair bulgulara yer verildi. Politika ile olan bağlantısı, ona düzenlenen ancak başarıya ulaşamayan suikastler hatta hatta, bir dönem FBI için çalışmış olduğu da dosyadaki diğer bilgileri oluşturuyordu.

Şimdi gelelim diğer gerçeklere.

Frank, 20’li yaşlarında ciddi denilebilecek bir gırtlak ameliyatı geçirmiştir. Doktoru ona bu operasyon sonrasında şarkı söylememesini salık verdiyse de, o 86 yaşında iken bile halen sahnelerdeydi. Tüm dünyada “The Voice” olarak bilinir Sinatra. Bir şarkıcının sesi, ona bir lakap kazandırabilecek denli önemliyse, o şarkıcı önünde şapka çıkartmak gerekmez mi?

Ciğerleri ikiye ayırıp, bir tarafı kasarken diğer tarafı açmak suretiyle uzun süre nefes alıp vermeye, aynı anda da nefesi kullanmaya yönelik bir teknik vardır. Aslında sadece obua virtüözlerine has bir tekniktir bu. Frank bunu becerebilen nadir vokalistlerden biriydi. Bu teknik vasıtasıyla şarkı üzerindeki uzun cümleleri tek bir nefeste söyleyebilmesi, onun vokal yeteneğini gözler önüne seren kanıtlardan sadece biriydi.

Dünya üzerinde adı politik ilişkilerle birlikte anılan başka bir müzsiyen varmıdır bilemiyorum. Anlatalım.

Uluslararası ilişkiler literatürünin hiç şüphesiz en sempatik kavramlarından bir tanesi, “Sinatra doktrini”dir. 1968 yılı içinde Çekoslovakya, tarihe “Prag baharı” olarak geçen dönemde, Amerika’yla en büyük rakibi S.S.C.B. bu durumdan oldukça rahatsız olmuş, Çekoslovakya’ya kanlı bir müdahalede bulunmasını da sonradan “Brejnev doktrini” şeklinde adlandırırak, kendisini haklı çıkarma çabalarına girişmiştir. Buna göre, sosyalist ülkelerden herhangi birinde rejim karşıtı birtakım gelişmeler olursa kızıl ordu, düzeni, dünya sosyalizminin çıkarlarını korumak adına buralara istediği şekilde karışma hakkına sahiptir. Bu olayların 20 yıl sonrasında dünyada büyük değişimler yaşanacak, komünizmin en büyük kalelerinden biri olan S.S.C.B. yıkılacaktır. İşte bu noktada dönemin devlet başkanı Mihail Gorbaçev’in sözcüsü Gennadi Gerasimov, Sinatra’nın My Way’ine gönderme yapmış, Sovyet politikasının yumuşamasıyla birlikte edinilen bu yeni tutuma ve bu ülkelerin kendi gönüllerince davranmasına karışmama haline “Sinatra doktrini” adını vermiştir. Sözün özü, Sinatra, sadece müzik dünyasında değil, politik dünyada dahi adından bahsettirebilecek bir karakter olmuştur.

Bana Sinatra’yı 3 kelimeyle ifade et deseniz; müzik, mafya ve kadınlar derdim.

Yukarıda anlattıklarımın haricinde, kadınlara karşı olan zaafı, fırtınalı evilik ve birliktelikleri de Frank’in şöhretine şöhret katan diğer unsurlardır. Aralarında Ava Gardner, Mia Farrow, Jacqueline Bisset, Marlene Dietrich, Zsa Zsa Gabor, Judy Garland, Sophia Loren, Marilyn Monroe, Natalie Wood, Lana Turner, Grace Kelly ve Nancy Reagan gibi, aynı albümde resimlerinin toparlanması bile çok zor olan bir çok ünlü kadınla ilişkisi olan Sinatra’nın en çok ses getiren birlikteliği ise, Ava Gardner’la olmuştur. Gardner’a ilk aşık olduğu dönemde kendini o denli kaptırmıştır ki, belki de kariyerinin en büyük düşüşünü o dönemde yaşamıştır. Dünya tarihinin gördüğü en büyük aşklardan birisidir onlarınki. 6 yıl sürmüştür. Frank’e , “Ava’yla aşkımız o kadar ateşliydi ki, sonunda birbirimizi yaktık” dedirtebilecek kadar. Hüzün verebilecek bir hikaye daha anlatayım.

Çıplak ayaklı kontes, İspanya’daki sayfiye evinde fenalaşarak hastaneye kaldırılır. Ağır bi zatürree geçirmektedir, hatta hastanede kısmi bir felç geçirir. Doktorların kendisinden ümidi kestikleri bir anda, Amerika’da bir turnede olan Frank durumu öğrenerek eski hayat arkadaşını arar. Aralarındaki tüm tatsızlıkları unutmuşçasına, iyileşmesi için elinden gelen her şeyi yapacağını, kalbinin onunla birlikte olduğunu söyler. Bu sözler, Gardner’a büyük moral vermiş ve onu tekrar hayata bağlamıştır. Ancak ona moral veren Sinatra, bu diyaloğun ardından Atlanta’da verdiği konserin hemen sonrasında şiddetli biçimde hastalanır ve hastaneye kaldırılır. Kaderin acı cilvesidir bu. Dev bir aşkın iki kahramanı, birbirlerinden kilometrelerce uzakta yaşam savaşı vermektedirler. Oysa ki, birlikteliklerinin bu şekilde sonuçlanacağını ikisi de hiç düşünmemiştir herhalde. Çünkü Frank, tanıştıkları andan itibaren eşini, çocuklarını, işini ve hayranlarını ihmal edecek kadar çok sevmiştir Kontes’i. Her gün büyüyen bir aşkla bağlanmıştır ona. Ava ise, Frank’in gölgesinde kalmaktan korkmakta, sürekli olarak yeni film kontratları imzalamaktadır.

Boşanmalarındaki en büyük etkenin, bu endişeler ve şiddetli kıskançlık kavgaları olduğu söylenir.

Bir gazeteci, “Tanrıya inanırmısınız” diye bir soru sorar Frank’e bir röportaj esnasında. Frank ise şöyle cevaplar.

“Beni gece yattığımda iyi hissettirecek her şeye inanırım. Bu isterse bir uyku ilacı, isterse bir şişe Jack Daniels, isterse tanrı olsun”.

Bu röportaj gazetelerde yayınlandıktan sonra, Jack Daniels satışlarında müthiş bir patlama olduğu da bir başka efsanedir.

İşte böyle bir anda yakaladı beni Frank. Ekranda gördüğüm Godfather filmi sonrasında, kendime bir kadeh Jack Daniels doldurmama ve ‘I’ve got you under my skin’i dinlememe sebebiyet verdi. Peşi sıra diğerleri geldi. ‘My Way’de hayatımı, ‘New York New York’da şehri, ‘Strangers in the Night’ta yaşanılanları, ‘Fly Me To the Moon’da mutluluklarımı, ‘Something Stupid’de heyecanlarımı, ‘One for My Baby’de ise içimdekilerin sesini duydum. Sonrasında okumakta olduğunuz bu satırlar çıktı ortaya.

Şunu söylemek istiyorum.

Değil mafyanın dayatmasıyla, 3.dünya savaşı çıkarsanız, yeteneği ve güzel yorumu olmayan bir sanatçıya, bu denli bir hayran kitlesi yaratmanız mümkün olmaz. Yazının başındaki hikaye belki Frank’in şanssızlığını kırmasına, önüne çekilen bentleri aşmasına yardımcı oldu. Ancak böyle bir sese ve yoruma sahip olması mafyanın eseri değil, Frank’e tanrı tarafından bahşedilen bir yetenek. Zira yeteneği olmayanların kaç kişi tarafından bilinip sevildiklerini, insanları ne kadar etkilediklerini, sanat yaşamlarını ne kadar sürdürdüklerini de biliyoruz.

Ardında yüzlerce şarkı, film ve birçok efsane bırakan bu adam yaşama veda ettiğinde en güzel sözü dönemin başkanı Bill Clinton söylemişti.

“He did it his way”

Rahat uyu Francis Alberto…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *