YATAĞIMDAKİ DÜŞMAN

Yaşı 30’lar civarında olanlar çok iyi hatırlar. ‘70 ve ‘80’lerin TRT dönemlerinde bol miktarda uzay temalı diziler yayınlanırdı TV’de.


“Uzay Yolu”, “Uzay 1999”, “Savaş Yıldızı” dizilerinden en az birini mutlaka hatırlarsınız. Adından da anlaşıldığı üzere, füturistik öğeler taşıyan bu diziler, gelecekteki dünyanın ne hal alacağı konusunda ufak ipuçları verirdi bize. Bu dizileri izleyipte, sokakta oynarken o adamlara benzemeye çalışmayan bir çocuk hatırlamıyorum. Her çocuğun içinde mutlak surette bir “ptan KiKark” veya “Starbuck” yatmıştır bir dönem. İşin garip tarafı, herkes bu karakterlere yönelirken benim, cool adam “Mr.Spock”la içli dışlı olmamdı. Sivri kulakları, yeşil kanı ve poker face suratıyla çok etkilemiştir beni kendisi.

O dizilerde kullanılan eşyaları, giysileri ve teçhizatı gördükten sonra “gelecekte biz de bunları kullanacağız ve böyle yaşayacağız” derdik. Ancak 2000’lere yaklaşırken gördük ki, durum pekte öyle değil. Şu anda hiç kimse beyaz sentetik kumaşlardan üretilmiş tulumlar giyip kafasında kasklarla dolaşmıyor, yollarda hala kendi gücümüzle yürüyoruz, kentin her sokağında yürüyen yollar yok yani. Küçücük bir kabinin içine girip gitmek istedimiz yere 3 sn. içinde ışınlanamıyoruz, uçan arabalarımzı yok. Lazer teknolojisi henüz silahlara yansımadı, hala babadan kalma silahlar revaçta ve elimizdeki silahın tahribat dercesini bayıltmaya ayarlayıp ateş edemiyoruz. En önemlisi de hala uzayda yaşam yok. Veya var da biz bilmiyoruz. Yani birçok şey, o dizilerdeki gibi vuku bulmadı gerçek yaşamda.

Şimdi biraz kendi kendimize muhalefet edelim.

2004 yılındayız ve yukarıda anlattığım şeylerin çoğuna sahip değiliz. Ama olmayacağız anlamına gelmiyor bu. Hatta teknoloji dediğimiz olgu hayatımızın içine öylesine girmiş durumdaki, 20 sene geride bıraktığımız hayat bize ağır bir nostalji yaşatabiliyor.

Herşey o denli hızlı gelişiyor ki, şöyle bir durup biraz geriye bakma fırsatımız bile olmuyor.

Mesela 5 sene önceki cep telefonunu hatırlamayan insanlar tanıyorum ben.

Evlerde bilgisayar yokken ve chat yapmıyorken ne yapıyorduk?

Bilgisayar denilen makinenin bu kadar esiri olmak bizi de makineleştiriyor mu?

Cep telefonlarımız yokken acaba randevularımıza daha mı sadıktık?

Eş, dost ve akrabayla daha sıcak ilişkiler içinde miydik?

Onlara mektup yazmak daha mı insancıldı?

İşte bu noktada çok büyük bir önem ihtiva eden şu soru akla geliyor.

“Teknoloji bir dost değil de bir düşman mı?”

Kullanım amacına ve şekline göre değişir tabii ki. Hayatı kolaylaştıran şekilde kullandığınız da teknoloji tabii ki iyi bir dost. Ama kendisine bir sınır koymamız gerektiği kanaatindeyim. Hepimizin makineleştiği bir gerçek. İnsanlığımız gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. Aynı ofisin içindeki insanların birbirine mail atmasını düşünün. Veya uzun süredir görüşmemiş aynı şehirdeki dostların mail yoluyla görüştüğünü. Sıcak bir tokalaşmanın verdiği hissiyatı hangi bilgisayarla elde edebilirsiniz ki?

İnsanların kafasında son derece yanlış bir olgu var.

“Bilgisayarlar akıllı makinelerdir”.

Gücü ne olursa olsun, en hiper bilgisayar bile aptaldır. Ona ne verirseniz ondan onu alabilirsiniz. Şu aşamada henüz yapay zeka denen olgu tam anlamıyla oturmuş değil. Uzmanlar harıl harıl çalışıyorlar makineleri insanlar gibi düşündürebilmek için. Şu mevzuya hiç girmek istemiyorum, çünkü açılırsa bu yazı uzar gider. Ama söylemezsem de içimde kalacak.

“What is the matrix?”

Bir ton laf ettin, nedir tavsiyen diyorsanız hemen söyleyeyim.

Teknoloji orucu.

Belirlediğiniz belli günleri teknolojiden tamamen uzakta, kendimizi soyutlayarak geçirme, hem eski günleri yad etme, hem de şöyle bir durup geçmişe bakma ve bugün nerede olduğunuzu fark edebilme fırsatı sağlar. Düşünsenize, zırıldayan cepler yok, televizyonlar radyasyon yaymıyor, egzostların dumanlarından uzaksınız. Tamamen 1920’leri kıskandıracak bir gün. Denedim, şiddetle tavsiye ediyorum. En azından senede bir gün.

Bilgisayarları bu denli tepemize çıkaran Bill’e ithaf edilmiştir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *