Gözünüzün önünde bir film karesi getirin.

Mumların yandığı egzotik ve loş bir salondayız. Hoş bir hanımefendi, son derece şık ve siyah bir gece elbisesi var üzerinde. Ona eşlik eden beyefendinin üzerinde de takım elbisesinden arta kalan pantalonu ve beyaz gömleği var. Çünkü salona girildiğinde ceket fırlatılıp atılmış. Kırmızı bir kanepe üzerinde oturmaktalar. Ellerindeki Cattier Brut Vintage dolu kristal kadehleri birbirine çarpıştırdıklarında çıkan tını, aslında ortamdaki eksikliği haber veriyor. Genç beyefendi koltuktan kalkarak hi-fi sisteminin önüne geliyor, cd’lerinin arasından aldığı cd’yi player’a yerleştiriyor. Tekrar hanımefendinin yanına döndüğünde tek kalan unsurda tamamlanmış oluyor. Speaker’lardan yükselen kalın ses, “oh baby, keep on doin’ it right on, oh you got it together baby, not yet baby, oh not yet” dediği anda, bu sesin Barry White’a ait olduğunu anlıyoruz.

Şimdi aynı filmin bir başka karesine geçelim.

Az önce bahsettiğimiz hanımefendi, ofisinde çalışmakta. Ancak kendisinin moral seviyesi pekte yüksek değil. Bir bilgisayarının klavyesine, bir ofisin penceresine dönmesinden bir sorunu olduğunu, konsantrasyon problemiyle kafasının başka yerlere takıldığını gözlemliyoruz. İlk karenin erkek kahramanıyla bırakın bir daha görüşmeyi, tek bir telefon görüşmesi bile yapmamışlar o geceden sonra. Hanımefendinin ofisindeki radyodan ise şu sözler duyulmaya başlıyor. “At first I was afraid, I was petrified , I kept thinking I could never live without you by my side, but then i spent so many nights, just thinking how you’ve done me wrong, I grew strong, I learned how to get along…”. Bu sözleri duyan bayan kahramanımız, bir anda yerinden fırlıyor ve yeniden doğmuşçasına, şarkının öncesinde yaşadığı hayal kırıklıklarının hepsini geride bırakıyor.

Canlandırdığımız iki karenin başrolünde, bir hanımefendi ve bir beyefendi var. Ancak iki unsur daha var ki, onları bu karelerde kullanmasaydık, ciddi bir anlam eksikliğiyle karşılaşırdık. Biri “I Will Survive”, diğeri ise Barry White.

1979 yılında, o tarihe dek çok fazla adı sanı duyulmamış olan Dino Fekaris ve Freddie Peren adlı iki müzisyen tarafından yaratıldı “I Will survive”. Onlar bu parçayı hangi hislerle yarattı bilinmez ama 25 yıl önce olayın bu boyutlara geleceğini pekte tahmin etmemişlerdi sanırım. İlk olarak Gloria Gaynor tarafından yorumlanan bu parça, daha sonra binbilmemkaç şarkıcının yorumuyla tekrar tekrar gündeme geldi. Disko kültürünün içinden çıkıpta, bambaşka formlarda yorumlanan veya bir futbol maçında atılan her golün ardından çalınan, yüzlerce filmin soundtrack’ine alınmış, insanın içinde dehşet bir coşku seli oluşturan, başka bir parça varmıdır bilemiyorum. Parçayla bütünleşen sahneler hatırlıyorum. “Men In Black II”de Frank adlı köpek arabada giderken şakır mesela. Muhtemelen parçanın “from outer space” bölümü yüzünden bu filmde kullanılmıştır. Andy Kaufman’ın hayatını Jim Carrey’in canlandırdığı “Man on the Moon”da ise, Kaufman’ın yarattığı Tony Clifton karakteri, Kaufman’ın ölümünden sonra söyler parçayı. Zaten Kaufman stili kafa karışıklığı yaratan sahnede budur. Bir de “In & Out” vardır. Kevin Kline’ın I Will Survive” kasedini teybe takıp, kendini “acaba ben gay’miyim değilmiyim” testine tabi tuttuğu sahne en akılda kalanlardan biridir. Kline, parçanın ilerleyen saniyelerinde kendini ritme kaptırır ve dans etmeye başlar ki, bu da kendisinin gay olduğunun ispatıdır.

I Will Survive için 2 ayrı görüş hakimdir. Bir tanesi, parçanın “gay comunity”nin marşlarından biri olduğunu; diğeri ise, terkedilen kadının “bak beni yıkamadın, sen beni değil, ben seni terkettim, birgün bana döneceksin ama ben seni affetmeyeceğim, sensiz daha mutluyum” şeklindeki yakardığını iddia eder. Buna bir de, parçanın yaydığı enerji ve sinerjiyle doğan dans ettirme güdüsünü ekleyebiliriz. Kentin gözde gece kulüplerini gezenleriniz bilir. Masada “en ağır” haliyle oturanlar, gece 12’ye doğru I Will Survive çalmaya başlayınca bir anda kilo kaybederler ve oturdukları yerden piste fırlayarak dans etmeye başlarlar. Yüzlerce kez cover’lanan bu parçanın en iyi yorumu (Gloria Gaynor’ın şahsi fikri bu) Shantay Savage tarafından yapıldı. Ülkemizin “Türkçe sözlü hafif müzik” veya “aranjman” yıllarında, bu işin piri olarak tanınan Fikret Şenes, orijinaline yakın sözler yazdı. Parça yeniden aranje edilerek Ajda Pekkan’a teslim etti ve ortaya çıkan parçanın adına “Bambaşka Biri” dendi. Türkiye’de I Will Survive’ın bu denli sevilmesinin en büyük etkeni muhtemelen budur. Uzun lafın kısası ne olursa olsun, 25 yıldır kimsenin unutamadığı, dünyanın medeniyetin uğradığı her noktasında her insan tarafından bilinen bir parça yapabilmek, herkesin başarabileceği bir iş değildir. Dünya var oldukça, I Will Survive bilinmeye ve söylenmeye devam edecek.

Gelelim filmimizin ikinci başrol kahramanı olan Barry White’a.

Yukarıda uzunca bahsettiğimiz I Will Survive’la ardarda çalındığında, tadından yenmeyecek bir kıvama gelen parçası vardır White’ın, “Let the Music Play”. (Taburenin üçüncü ayağını oluşturacak ve hiç bahsetmediğimiz bir parça daha var ki o da Fantasy). I Will Survive kadar çok spekülasyona maruz kalmamış bir parçadır. Yani içinden değişik değişik anlamlar çıkmaz. Sadece içerdiği hoş ve pozitif duyguları dinleyiciye aktarır. Ambiance olarak tabir ettiğimiz kültürün vazgeçilmezlerinin en başında gelir (Boşuna taburenin üç ayağı şeklinde bahsetmedik). Ancak Barry White’ın oldukça afrodizyak bir etkisi olduğu söylenir. Karşı cinsin kalesini fethetmek amacıyla kullanabileceğiniz, iç gıcıklayıcı etkisi olan şarkıların sahibidir Barry White. Böyle bir ortamda kalıp Barry White duyduysanız, ortamdaki niyet hakkında ufak bir ipucu sahibi olmanız gerekir. Aslında sözlerinde, kadın-erkek ilişkilerindeki karmaşık yapıyı irdeleyen “Love unlimited”ı da es geçmemek lazım. Daha sonra Barry’nin kendisi de bu parçadan çok etkilenmiş olacak ki, kurduğu gruba da “Love Unlimited Orchestra” adını vermiştir. “Never never gonna give you up” ve “Can’t Get Enough of Your Love Babe” adlı parçaları da bu sihirli etkiyi aşıladığı diğer parçalarıdır. Size küçük bir de tavsiye. Eşinizle veya sevgilinizle ettiğiniz bir kavganın ardından, haksız konumdaysanız ve ona kendinizi affettirmek istiyorsanız, en yakın müzik marketten bir Barry White albümü edinin. Ama içinde mutlaka “You’re the first, you’re the last, my everything” olsun. Ona ithaf edeceğiniz parça kesinlikle bu olsun. Ben denedim işe yarıyor, tecrübeyle sabittir. White, ne yazık ki 58 yaşında ve yakın bir geçmişte yaşama veda etti. İşte işin esas üzücü yanı da bu. Şarkılarını dinlediğimiz isimler birer birer aramızdan ayrılıyorlar. Kaybedilenin yerini hiçbir şey tutmaz. Ama en azından yerine benzerini koyabilmek teselli olabilir. Fakat, Barry White veya Ray Charles gibi isimlerin yerine koyupta teselli bulabileceğimiz değerde isimler ne yazık ki yok artık. Müzik dediğimiz olgu hem teknik hem de manevi açıdan değerinden kaybetmeye devam ediyor. Artık akustik müzik yapmaya cesaret edebilen, seyirciye canlı performans sergileyebilecek müzisyen sayısı gitgide azalmakta. Herşeyi olduğu gibi müziği de bilgisayarlara teslim ediyoruz. Daha mekanik sesler duyuyoruz onun için. Bunların kalple, hissederek ortaya konması imkansız. Artık beklemeyin. Bir başka “I Will Survive” veya “Let the Music Play” daha çıkmayacak çünkü. 25 yıl önce yapılanları iyi korumaya bakalım, zira müzik sanatlıktan çıkıp endüstrileştiği ve ticari emellere alet olduğu sürece,

“o zamanları” daha çok arayacağız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *